Hemen hemen her sabah ben penceremin önünde kahvemi içerken karşı bahçedeki adam ile bu sabahları paylaşıyoruz. O beni hiç fark etmiyor muhtemelen çünkü ben camın arkasındayım o ise dışarıda, ancak benim gözlerim her sabah onu arıyor. Tahminimce ben kahve içerken o çay içiyor çünkü bilirsiniz eski nesiller çayı tercih eder. Kahve mi? Ne öyle gavur adetleri mis gibi çay dururken!
Parmağında yüzük var bu sebepten evli olduğunu tahmin ediyorum ancak hiçbir sabah eşi ona eşlik etmiyor. Ya uyumayı tercih ediyor ya da ev işlerine erkenden başlıyor diye tahmin ediyorum. Ben camın önünde oturup bazen kitap okur bazen de öylece dışarıya bakarken adam da ya bahçesindeki kedilerle oynar ya telefonuna bakar ya da gazetesine -evet hala gazete okuyor-. Çay bardağını alıp kalktığında geri geleceğini anlıyorum ancak tekrar içmeyecekse bardağı öylece bırakıyor orada. İşte bu detay bana eşinin sabah uyumak yerine içeride iş yapıyor olduğunu düşündürür. Adam neşeli gözükmez ancak her zaman -hava soğuk da olsa- bahçeye çıkışı hayata bağlılığının göstergesi olur. Öylece televizyona bakmak veya geç saatlere kadar uyumak yerine güne karışmayı tercih eder. Bu durum benim de hayata karışma isteğimi sorgulatır her gün o saatlerde...
Biraz daha zaman geçtikten sonra gelini ve torunu dahil oluyor. Gelini yabancı, Rus veya Ukraynalı olmalı... Bu bilgi hemen bende, acaba nasıl karşılandı merakını canlandırıyor. Adamı sadece paylaştığımız sabahlarda yaptığım gözlemlerden tanıyarak adete düşlüyorum yabancı bir gelinin aileye kabulünü. Ardından hemen bahçeye küçük bir çocuk kulübesi konuyor. Yeşil, kırmızı, sarı renklerinde... Ve o kulübe aylarca kalkmıyor oradan çocuk gelmese dahi. Bu bende bazı duygular uyandırıyor... Gelmese de ona açılan, varlığını bildiği bu alan empatik bir yerden beni de iyi hissettiriyor. Sonra aklıma çocukken gittiğim parktaki çocuk kulübeleri geliyor. Ama bu kulübeden farklı olarak daha bir sıcak renklerde daha bir sahici. Yanlış hatırlamıyorsam pembe kırmızı tonlarında ve ahşaptı bu kulübeler şimdilerde parklarda hiç de görmediğimiz tarzda. Eskiden daha çok parkta çocuk evi olduğunu anımsıyorum ve sonra neden kalktı onlar diye düşünüyorum. Yerini alan modern, parlak, daha hızlı, daha yüksek oyuncaklar var şimdi. Oysa o evler sanki bir sığınma, bir iç dünya kurma alanıydı. Kendine ait bir oda yaratmanın provasıydı. Tam da kendime ait bir odada (ancak tam da kendime ait hissettirmeyen) tüm bu anıların çağrışması anlamlıdır diye düşünüyorum.
Ardından ne çok kişiyle o parka gittiğim geliyor aklıma. Artık kaybettiğim bütün büyük ebeveynlerimle birer anı canlanıyor. Özlüyorum, sonra daha çok özlüyorum. Ailede bir büyük olmasının kıymetini ancak en son büyüğü de kaybettiğimizde anladığımı düşünüyorum. Bir neslin kaybı demek sanki hafızanın bir bölümünün, bazı ritüellerin, bazı kelimelerin kaybı, aidiyetin sarsılması gibi derinden hissettiriyor çoğu zaman...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder